|
Dış Güçlerin Oyunları
23.07.2005 17:46 - Bu haber 1713 kişi, Mynet Haber bugün 225.105 kişi tarafından okundu
Türk tarımı ecel şerbeti içiyor
Ankara Ticaret Odası (ATO), gayri safi milli hasılanın yüzde 11.3'ünü oluşturan, istihdamın ise yüzde 33'ünü barındıran Türk tarımının, yanlış politikalar nedeniyle ecel terleri döktüğünü ileri sürdü.
ATO'nun tarım araştırmasına göre, 2003 yılında yüzde 2.5 küçülen tarım sektörü, 2005 yılının ilk çeyreğinde de sıfır büyüme ile yerinde saydı.
Kasım 2002 ile Temmuz 2005 döneminde, tarımda üretim girdilerindeki maliyet artışları yüzde 100'ü bulurken, ürün fiyatlarında ise yüzde 30 ile 80 arasında bir gerileme meydana geldi.
Tarım ürünlerinin temel girdilerinden mazotta son 2.5 yıllık süreçte yaşanan fiyat artışı, TL bazında yüzde 61.8, dolar bazında ise yüzde 100'ü buldu.
Tarımda kendi kendine yetmekle övünen Türkiye'de son 2 yıldaki ithalat artışı yüzde 58.8'e ulaştı.
Bu dönemde gübre fiyatlarındaki artış da yüzde 100'ü aşarken, tohumluk, tarım ilacı, sulama ücretleri ve yem fiyatlarındaki artış yüzde 36 ile yüzde 233 arasında değişti.
ATO araştırmasında, girdilerdeki bu duruma karşılık, Kasım 2002 ile Temmuz 2005 döneminde bazı ürünlerin piyasa fiyatlarındaki değişme de şu şekilde verildi:
Fiyatı artanlar: Buğday yüzde 3.5, mısır yüzde 22.7, ayçiçeği yüzde 12.5, şeker pancarı yüzde 33.6, çay yüzde 82.8, tütün yüzde 8.7, et (karkas) yüzde 25.7
Fiyatı düşenler: Pamuk yüzde 37.5, kuru üzüm yüzde 10.4, kuru incir yüzde 20, beyaz kiraz yüzde 73.3, kayısı yüzde 80, vişne yüzde 57.1, domates yüzde 33.3
Araştırmada, 2002 yılında serbest piyasada 280 bin liraya alıcı bulan buğdayın, bu yıl TMO'nun 365 bin lira fiyat açıklamasına rağmen, ortalama 290 bin liraya satılabildiği vurgulandı ve girdiler ile tarımsal ürün fiyatlarındaki bu gelişmenin, Türk çiftçisini ürettiğine pişman ettiği görüşü savunuldu.
Dış güçler tarafından ülkemizin bütünlüğü ve yer altı zenginliklerimiz hedef alınmaktadır
Unutulmamalı ki ülkemizde arsa satın alanlar sade Amerikalılar veya sade Yahudiler değil... Ülkemizde siyasi üst kurmak isteyen siyasi güçler bu işi organize etmektedirler. İç karışıklıkların ve terörün yakın plandan desteklenmesi anlamına gelecek gelişmeleri daha bugünden yaşamaya başladık. Bunlara bağlı olarak bugünkü iktidar ve milletvekilleri sebep oldukları bütün olumsuzluklar ve gafletleri nedeniyle gelecekte milletimizin vicdanında yargılanacaklardır.
Zuhal TOPRAK
Ankara - 01.04.2005
YARIN ÇOK GEÇ OLABİLİR !
Yahudilerin ve Amerikalıların ülkemizden birbirleriyle bitişik arsa satın almaları gelecekte aynen Filistin'de olduğu gibi problemler doğurabilir. Satın alınan yerlerde diğer bir İsrail devleti oluşturulabilirler. Bu topraklarda bizimle savaşlar yaparak ülkemizin parçalanmasına ve bölünmesine sebep olabilirler. Ayrıca sattığımız bu topraklar devletlerarası hukuka göre resmen satın alan ülkelerin arsaları durumuna dönüşmektedir.
Bu sebeple ben yabancılara kontrolsüz toprak satışlarını çok tehlikeli ve mahsurlu buluyorum.
Filistinliler de dün Yahudilere arsa sattıkları zaman geleceği düşünmeden öğünüyorlardı. Bugün Yahudiler Filistinlilerin sattıkları topraklarda güçlü bir İsrail devleti kurdular ve Filistinlileri ise azınlık haline düşürdüler.
Rahşan ECEVİT
Flash Tv - Ceviz Kabuğu Programı
06.08.2005
Rahşan Ecevit: Türkiye satılıyor!
Eski Başbakanlardan Bülent Ecevit'in eşi Rahşan Ecevit, "Türkiye satılıyor, Türkler nerede" başlığıyla yaptığı yazılı açıklamada, yabancılara toprak satışını eleştirdi. Ecevit, yabancılara satışı yapılan toprakların "elçilik statüsü"nde olduğunu ileri sürdü. Amerika'da yaşayan Yahudiler'in, Filistin topraklarında yan yana parçalar halinde toprak satın aldıklarını belirten Ecevit, "Bu topraklar istedikleri büyüklüğe ulaşınca Burası İsrail'dir" dediler. "Bugün benzer bir durum Türkiye için söz konusu" dedi.
Sabah Gazetesi - 15.05.2005
Belçika'dan İsviçre'ye PKK..
Uluç Gürkan
Türkiye'nin diplomatik baskısı kısmen sonuç verdi. Belçika, terör örgütü PKK'nın "Kongra-Gel" adıyla düzenleyeceği basın toplantısını yasakladı. Ayrıca, Kongra-Gel Başkanı eski DEP milletvekili Zübeyr Aydar'ın da Brüksel'e gelmesi halinde tutuklanarak "ilticacı" statüsüyle yaşadığı İsviçre'ye iadesini kararlaştırdı.
Oysa Aydar'ın iadesini Türkiye istemişti. Ancak Belçika, "kırmızı bültene" rağmen Türkiye'nin istemine yanaşmadı. Ötesinde, terör örgütünün yazılı bir açıklama yapmasını da engellemedi. PKK'lıları, açıklama sonrasında gözaltına aldı.
Hiç de şaşırtıcı değil. Belçika, hem terörle mücadele, hem de ülkesinde bulunan teröristlerin iadesi konularında "sicili bozuk" bir ülke. PKK'sı ve Dev-Sol'u ile Türkiye'yi hedef alan terör örgütlerine fazlasıyla hoşgörülü. Özdemir Sabancı cinayetinin sanıklarından Fehriye Erdal'ın iadesini engellemek için yıllardır her türlü hukuk dışı oyuna başvurması bunun kanıtı.
Türkiye'nin, PKK terörüyle mücadele ederken dostu, hatta müttefiki bildiği bazı ülkelerle de mücadele etmesi kaçınılmazdır..
Öncelikle Belçika, PKK'nın basın toplantısını engelledi diye aklanmış sayılmamalıdır. Bu ülkeden, Zübeyr Aydar'ın Brüksel'e gelmesi halinde yakalanarak Türkiye'ye iadesi kararsızlığının ve terör örgütü yandaşlarının bildiri dağıtmasına göz yumulmasının hesabı mutlaka sorulmalıdır. Bunun yolu, Belçika'nın Türkiye Büyükelçisi'nin Dışişlerine çağrılarak bir notayla uyarılmasıdır.
İsviçre ise Türkiye için çok daha ciddi bir sorundur. Bu ülke, Ermeni iddiaları konusunda tarihi gerçeklere dayalı Türk görüşünü yasaklamış olmanın yanında, PKK'nın yan kuruluşlarından Kogra-Gel'in Başkanı Aydar'a, "kırmızı bülten" ile aranmasına rağmen "ilticacı" statüsü vermiştir.
Türkiye, Zübeyr Aydar'ın iadesini İsviçre'den istemek ve her türlü diplomatik baskıyı uygulamak durumundadır. İsviçre'nin işbirliğine yanaşmaması halinde bu ülkeyle diplomatik ilişkiler, "askıya alınmak" dahil yeniden gözden geçirilmelidir.
Belki İsviçre'ye değil ama, AB üyesi olduğu için Belçika'ya diplomatik baskıya itiraz edilebilir. Bu durumda, 3 Ekim'deki AB müzakereleri için Kıbrıs'ın yanında yeni bir sorun daha yaratılacağı söylenebilir.
Bu haklı bir itiraz değildir. Türkiye, "AB ne der" kaygısıyla egemenliğinin gereklerini sumen altında tutmaya devam ederse, AB sürecinde devletin üniter, laik ve demokratik yapısının zedelenmesi önleyemez. "Azınlıklara topluluk hakları" ve "yerinden yönetim" talepleriyle desteklenen etnik ve dini cemaat temelinde ayrışma baskılarını aşamaz. Başbakan Erdoğan'ın "Kürt sorunu" tanımlamasıyla başlayan süreçte bu tehlike iyice belirginleşmiştir.
PKK'nın, bir bakıma AB'nin de başkenti olan Brüksel'deki açıklaması doğru okunmalıdır. Burada teröristlere yapılan "20 Ağustos-20 Eylül arasında aktif savunmadan pasif savunmaya geçilmesi" çağrısı, terörden vazgeçildiği anlamına değildir. Terör kısa bir süre için arka plana çekilmekte ve "genel af, Öcalan'ın muhatap alınması, teröristlere siyaset yolunun açılması, iki uluslu devlet yapısına geçilmesi, yerinden yönetim düzeninin kurulması" talepleri için Türkiye'nin üzerine "demoklesin kılıcı" gibi asılmaya çalışılmaktadır.
Bu amaçla, PKK'nın yurt içindeki sözde sivil uzantıları yanında, yurt dışındaki dostları da harekete geçirilmiştir. Avrupa Parlamentosu'nun "radikal sol" kanadının 19-20 Eylül'de düzenlediği ve konuşmacı olarak Türkiye'den Leyla Zana ile Hatip Dicle'nin, Avrupa'dan da AP Başkanı Joseph Borrel ile AB'nin genişleme komiseri Olli Rehn'ın çağrıldığı "Kürt Konferansı" önemli bir örnek olarak önümüzdedir.
Türkiye bu gelişmelerin karşısında seyirci kalamaz. AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Fırat'ın "bir adım atılmışsa öbür taraftan da bir adım atılmıştır" anlayışıyla da geçiştiremez. Gereken tepkiye zamanında göstermemesi aymazlık olur.
Hükümet, üniter bir ulus devleti yönetmenin gereklerini ivedilikle, özellikle de önümüzdeki MGK toplantısı öncesinde yerine getirmelidir. Gecikilirse, "yönetimde askerin rolünü" yeniden tartışmak zorunda kalabiliriz. Çünkü sorun, ülkenin güvenliği ve bütünlüğüdür.
|